Eskiden yorgunluk bir hâldi.
Şimdi ise bir karakter özelliğine dönüştü.
Herkes yorgun. Ama kimse neden yorgun olduğunu tam olarak anlatamıyor.
Dinleniyoruz ama toparlanamıyoruz. Tatil yapıyoruz ama zihnimiz hâlâ çalışıyor. Uyuyoruz ama uyanınca yine eksik hissediyoruz.
Bu yorgunluk ne bedensel ne de geçici. Bu, normalleşmiş bir tükenmişlik hâli.
Sabah kalkıyoruz, daha güne başlamadan yorulmuş oluyoruz. Gündemi takip etmek bile başlı başına bir iş. Sürekli değişen fiyatlar, bitmeyen belirsizlikler, ardı arkası kesilmeyen “son dakika”lar… İnsan zihni bu kadar yükü kaldıracak şekilde tasarlanmadı.
Üstelik sadece çalışarak yorulmuyoruz.
Düşünerek, endişelenerek, yetişmeye çalışarak da yoruluyoruz.
Geleceği planlayamamak, insanı bugünde de huzursuz eder. Ay sonunu değil, bir sonraki ayı, bir sonraki yılı hesaplayamamak… İşte asıl yorgunluk burada başlıyor. Çünkü belirsizlik, en ağır yüklerden biridir.
Bir de sosyal yorgunluk var.
Herkes bir şey söylüyor, herkes haklı, herkes öfkeli. Dinlemek yok, anlamaya çalışmak yok. Sürekli bir gürültü hâli. İnsan bu gürültünün içinde kendini kaybediyor.
Belki de en tehlikelisi şu:
Bu yorgunluğa alıştık.
“Hayat böyle” diyoruz.
“Normal” diyoruz.
Oysa bu normal değil.
Normal olan; akşam eve geldiğinde sadece bedeninin değil, zihninin de dinlenebilmesiydi. Normal olan; yarın için küçük de olsa bir güven duygusu taşıyabilmekti.
Bugün yorgun olan sadece insanlar değil;
umutlar da yorgun, hayaller de.
Belki her şeyi bir anda değiştiremeyiz. Ama en azından şunu kabul edelim:
Bu yorgunluk tembellikten değil, yükten geliyor.
Ve bazı yükler paylaşılmadıkça hafiflemiyor.