Kabine toplantılarından bütçe görüşmelerine, döviz kurlarındaki dalgalanmadan AİHM kararlarının uygulanmamasına kadar Türkiye’nin gündemi, siyasetin ve ekonominin iç içe geçtiği bir tabloyu ortaya koyuyor.

Türkiye’nin gündemi her zamanki gibi yoğun. Bir yanda Kabine toplantıları ve TBMM’de bütçe görüşmeleri, diğer yanda döviz kurlarındaki sert dalgalanmalar ve enflasyon beklentilerindeki revizyonlar. Bu tablo, siyasetin ekonomiye doğrudan etkisini bir kez daha gözler önüne seriyor.

Merkez Bankası’nın son raporunda 2025 sonu enflasyon tahmini yüzde 31–33 aralığına yükseltildi. Bu, vatandaşın cebindeki yükün daha da artacağına işaret ediyor. Döviz kurlarındaki yükseliş, ithalat maliyetlerini artırırken, ihracatçılar için kısa vadeli avantajlar sunsa da uzun vadede sürdürülebilir değil.

Siyasi gündemde ise AİHM kararlarının uygulanmaması ve yargı bağımsızlığı tartışmaları öne çıkıyor. Bu tartışmalar, sadece hukuk devleti ilkesini değil, aynı zamanda ekonomik güveni de doğrudan etkiliyor. Yatırımcıların en çok dikkat ettiği unsur, öngörülebilirlik. Hukukun üstünlüğü tartışmalı hale geldiğinde, ekonomik riskler de katlanarak büyüyor.

Türkiye’nin önünde kritik bir soru var: Siyasi irade, ekonomideki belirsizlikleri azaltacak adımlar atacak mı, yoksa kısa vadeli politik hesaplar uzun vadeli istikrarın önüne mi geçecek?

Bugün yaşanan tablo, aslında uzun süredir devam eden bir döngünün parçası. Siyaset, ekonomiyi şekillendiriyor; ekonomi ise siyaseti baskı altına alıyor. Bu döngü kırılmadıkça, vatandaşın gündelik hayatındaki sorunlar da çözülmeyecek.

Türkiye’nin geleceği için en büyük ihtiyaç, serinkanlı bir irade ve uzun vadeli planlama. Ekonomide güveni tesis etmek, siyasette öngörülebilirliği sağlamak zorundayız. Aksi halde hem içeride hem dışarıda güven kaybı derinleşecek.